10 Kasım 2014 Pazartesi

I Don’t See Any Borders, Do You?

Küçüklüğümden beri, ne zaman canım sıkılsa, ne zaman umutsuzluğa kapılsam Ay’da oturup Dünya’yı izlediğimi hayal ederim. O minicik yuvarlak topun içerisindeki minicik bir şey olduğumu fark eder, üzüldüğüm şeyin ne kadar önemsiz olduğunu düşünürüm. Bu düşünce, biraz da olsa ruhumu hafifletir ve üzüntümü azaltır. Bir anlık mutlu olmamı sağlar.
Söz konusu ülkeler ve sınırlar olduğunda da aynı hayali kurarım. İnsanların ülke kavramını neden kabul ettiğini hayatım boyunca anlayamadım. Ülke, benim kabul etmediğim ve karşı çıktığım kavramların başında gelir sanırım. İnsanlığın en büyük düşmanı olarak görürüm, sevemem.
Bazen, İrlanda’ya kadar yürüyüp, yolculuk sonunda ilk biramı Dublin’de içmek istiyorum. Budapeşte’de, Zincir köprüsünde oturup müzik dinlemeyi, ya da Bangladeş’te insanlarla sohbet etmeyi düşünüyorum. Sonra tüm bu düşüncelerimin karşısındaki en büyük engellin sınırlar olduğu aklıma geliyor, kızıyorum.

Bir şeyler yapabilmek için birilerinden izin almak, bana göre bir şey değil. Böyle bir durumda olduğumuzu düşündükçe, özgürüm diyemiyorum. Bu yüzden hayatım boyunca kendimi hep yarı-özgür hissettim ve bu söylediklerimi yapamadığım her gün böyle hissetmeye devam edeceğim.

Umarım bir gün gelir, insanlar bir yerlere gitmek ya da bir şeyler yapabilmek için birilerinden izin almak zorunda kalmaz. Umarım bir gün gelir, dünyadaki tüm ülkeler yıkılır.