2 Eylül 2013 Pazartesi

"Woody Allen kimsenin enayisi değil!"



Allen'dan mis gibi bir tokat: Ben, neyim?

                                       
      Bugün, hayatımız boyunca belki de yüzlerce defa aştığımız o dönüm noktalarını incelerken buldum kendimi. "Ben, şimdiye kadar neleri aştım?
      Bana bu sorgulamayı yaptıran, Allen'ın ta kendisi! Woddy Allen'ın söyleşilerinin derlemelerinden oluşan kitapta (Agorakitaplığı Yayınları: Woody Allen) nefes almadan ropörtajları okurken bu başlığa denk geldim: "Woody Allen kimsenin enayisi değil!" Sonrası ise tam bir şok etkisi. Henüz toparlanabilmiş değilim. Bu yüzden, birazdan okuyacağınız üç durumdan hangisini yaşadığımı çözdüğüm zaman belki kendim hakkında ahkam kesebilirim.

     Burada yazan, on bir sayfalık söyleşinin yalnızca iki paragrafı. Tavsiyem odur ki en kısa zamanda, hatta şu an olduğunuz yere en yakın kitapçıya -ya da nereden alıyorsanız- gidip kendinize en okkalısından bir tokat atın. Allen'ın Renata üzerinden yola çıkarak cesaret ve insan ilişkileri üzerine çok haklı ve sorgulayıcı cümlelerle tokatladığı zihnim, şimdilik devre dışı. Kendini sürekli sorgulayan tüm benliklerde aynı etkiyi yaratması dileğiyle!..

"... Bilirsin, hayatı hiçbir biçimde sorgulamayan tipler vardır; asansöre binerler, arabalarını sürerler, eve gelirler, kendilerinden bekleneni yaparlar, düşüncesiz bir varoluşları vardır. Bir de talihin yüzüne güldüğü insanlar vardır; yeteneklidirler, katıksız bir talihtir bu, güzel doğmak ya da onun gibi bir şey işte. Bilirsin, kulakları vardır, müzik çalabilirler ya da çizebilirler. Toplumda bundan çok yararlanılır, izleyicileri için de o kişi için de çok hoştur; ama bu irade ya da cesaret gerektiren bir durumda cesur olmak gibi bir şey değildir... "


"... Sonra bir de gerçekten canı çıkan orta halli insan vardır. Onlar hayatı sorgularlar, duyarlıdırlar, zekidirler; ne ararsan vardır bunlarda, ama yetenek yoktur. Bir büroda çalışmak istemediklerinin farkındadırlar, çocuk büyüten bir ev hanımı ya da sigorta şirketinde çalışan bir tip olup hayatlarını berbat etmek istemediklerinin farkındadırlar. Ama bir Nureyev de olamayacaklardır; bir Michelangelo olamayacaklardır, bu yüzden vaziyetleri kötüdür..." 


"Agorakitaplığı Yayınları: Woddy Allen- "Bir Zihinden Manzaralar: Woody Allen kimsenin enayisi değil (1978- Ira Halberstadt)"

29 Ağustos 2013 Perşembe

Fantezi Dolmuşçuluk


Ağbi, konumuz “Şehiriçi Minibüsle Toplu Taşıma” (ne saçma bir başlık oldu yahu!)
Bakın şimdi dostlar, benim bir minibüsüm olsa, hani küçük bir şehirde, şehrin merkezinden bir ilçesine falan yolcu taşıyor olsam inanın çok sevinebilme ihtimalinizin yüksek olmasının yanısıra bunu hesaplayabileceğimi söyeleme…
Neyse amk toparlayamadım bir üstteki cümleyi; benim bir minibüsüm olsa sanırım şimdi olduğumdan daha çok yararım olurdu insanlığa. Hayatınızdaki belki en büyük yolculuk keyfini bu minibüste yaşayacaktınız. Neden mi?
Cause of (İngilizce akıyor yeminle elimden ayağımdan) minibüsümü çeşitli posterlerle donatırdım diye düşünüyorum. Hani film posterlerinden, müzik gruplarının posterlerine kadar...
Anlayacağınız ağbi, siz minibüse girdiğinizde minibüs de size girecek. Yani işte beyninize girecek, zevklerinize hitap edecek falan. Hem çeşitli caps, trol vs şeylerle de minibüsümüzü süsleyeceğiz tabiî ki.
Gelelim müziklere; müziklerim alışılagelmiş minibüsçülerin radyo kanallarının dışında böyle bir jazz müzik, hafiften rock esintileri, yeri geldi mi TSM, yeri geldi mi fantezi müziklerimiz, nikah masalarımız… hey gidin heyy. (Bakın bunları anlatıyorum ama ciddi şekilde hayallerimden biri de bunlardı)
Ahanda hafiften farklı bişiler var burda, tabi bizim
hayalini kurduğumuza alakası yok ammaa olsun

Bir düşünün, durakta bekliyorsunuz. Bir minibüs geliyor uzaktan. Siz hareket çekiyorsunuz, minibüs duruveriyor. Bindiğinizde minibüse yepyeni bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. İçerisi tamamen içinde bulunan yolculara göre şekil alan bir minibüs. Matrix'teki gemi(ismini unuttum).

Yani anlayacağınız minibüs minibüs değil elit bir araç haline dönüşecek aga. Kokteyller, içkiler falan. Kızlar dönecek, dans edecek ortadaki direklerde. Malibu Club ehehe. Hatta hizmette sınır yok; dizilerini kaçıran yaşlı anne ve anneannelerimiz için 37 ekran bir LCD aracılığıyla kaldıkları bölümlerden yayın yapılacak., evilik programları, Flash Tv, halay... Daha ne olsun dimi lan.

Bir de isim çakardım üstüne:” Yeni Dünya Düzeni Toplu Taşıma Aracı” (Top'lu taşıma derken??? İlluminati Detected!)

İyi olurdu lan. Bu arada yazılardan beklentinizi yüksek tutmayın da bizde gönlümüzden geçtiği gibi rahat rahat yazalım millet. Hayır, “Okumazsan okuma lan” diyecem de, kurtarmıyor valla. Siz olmazsanız okuyanım da yok lan, öperim.

27 Ağustos 2013 Salı

Şerefsizm

Özellikle 20. ve 21. yüzyılda çok popüler oldu "bu".
Peki "bu" ne?
Cevabımız çok net: Yeni bir din. ("Bu" değil, "Şerefsizm")

Yıllarca Messengerda, Facebook'da, Twitter'da, cartta curtta, sokaklarda, kişilerin kendi ağızlarında telaffuz ettikleri; "her şekilde, kişinin ne yaparsa yapsın, yaptığının doğru olduğuna inandığı" bir din anlayışıdır.

Sünger bobdan geçmediyse örnekliyorum (o.O):

-Hacı bu gömleği ne kadara aldın?
+80 tl kanka
-Amma attın ha
+Lan "şerefsizm" 80 tl.
İnsanlar burada "Şerefsist" olduklarını vurgulayarak, mümin bir kardeş olmaları sebebiyle söylediklerinin doğru olduğunu belirtiyorlar.

Ve aynı zamanda insanların büyük bir çoğunluğu da farketmeden dinimize inanmakta sayın seyirciler. Bakmayın öyle kuyruğu kapana kısılmış farenin az ilerisindeki marullara baktığı gibi. Farkında değilsiniz ama belki günde 5 vakit bu ibadetimizi yapıyor, "Şerefsizm" diyorsunuz.

Farkında olun sayın apartman sakinleri, siz farketmeseniz de belirli aralıklarla kapıcınız apartmanı siliyor, karınız saç rengini değiştiriyor, dünyanın güç dengeleri yeni planlar yapıyor, paralar havalarda uçuyor, birileri bir yerlerde sevişiyor, farkında olun apartman sakinleri;  dünya dönüyor...

Niçe ve Bilinmeyen Hayatı

Nicehtdxlcjhsa (Niçe) der ki; "Tüm genellemeler yanlıştır, bu da dahil." Bak bak; zamanında da "Tanrı öldü" dediydi bu. Gerçi orası farklı bi konu ama; durun hatta size bu hikayeyi anlatayım isterseniz. İstemeyeceğinizi biliyorum canım, lafın gelişi...

Niçe birgün yolda gider.

Arkadaşlarıyla karşılaşır ve arkadaşları buna : "Panpa naber yea? anan zaaa xD " der.
Niçe tabi sert adam, "Sie amk liselileri" der ve ardından "Bunlar yaşıyorsa, Tanrı öldü" der.

Tabi Tanrı alınır buna, sonucta Niçe bi filozoftur ve böyle düşünmesi onu kızdırır. Hemen bir mesaj gönderir:
"Snne be slk .s .s"

Hemen ardından bunların soyunu genellemeye başlar, zaten bir Çinlileri genellemiştir, ki o da apayrı bi konudur, meleklerden biri kodları yazarken bir kodu yanlış girer ve değiştirmeye üşenir. Sonrası malûm zaten.

Neyse bunları genellemeye başlar, Niçe de geleceği görerek "Bu dahil, bütün genellemeler yanlıştır" der. Hani buradaki "Bu dahil" sözü, sözün kendini değil, liseli genellemesini kastetmektedir. Günümüzde tabi bu durumu insanlar sözü kastettiğini düşünerek "Vayy yaaa adam ne demiş vay bravo yirim yaa" diye düşünse de, lakin ki, öyle değildir.

Neyse efendim, Niçe bu sözden sonra eve gideyim de bi güzel yahni yapıp yiyeyim diye düşünür. Kasaba uğrar, fiyatları öğrenir, tabi bu filozof olduğundan fakirdir. Hatta ağzının kokusunu saklamak için bıyık uzatmıştır falan. Etler arasından en ucuzundan alır biraz ve eve gidip yahniyi yapar.

Tam sofrabezini falan sermiştir evde, bi Tanrı misafiri gelir kapıyı çalar. Kim acaba? Tabiki de Zerdüşt'tür o gelen. Zerdüşt dediysem, ismi Zerdüşttür yani. Yoğsam baya müslüman falan bişey bu oruç neyim tutar ramazanda.

Neyse, Niçe üzülür içten tabi ama "Tanrı misafiri o, evimize bereket gelecek" diye düşünür ve içeri alır. Tabaklara bölüştürür yahniyi, Zerdüşt tam bi kaşık alır ve "PEEEHH" diyerek geri tükürür. Niçe ne olduğunu sorunca da "Ucuz etin yahnisi yavan olur, yenmez, niye ucuz et aldın, sen vanpir misin gardaş?" der Zerdüşt.

Niçe tabi çoh bozulur, çok dertlenir; hemen oracıkta "Böyle Buyurdu Zerdüşt" diye bir kitap yazar, bu kitapta Zerdüşt'e karşı hislerini paylaşır okurlarıyla. 


Ahanda Niçe ve vücudundan ayrı hareket
eden o eşsiz bıyıkları
Neyse, "bi de ben bakayım yahninin tadına, acaba dediği kadar var mı" diye düşünür ve bi kaşık almaya çalışır. Ama o da ne; bıyıkları buna izin vermez. her tarafı yağ olur, Zerdüşt hiç bişey olmamış gibi bi daha öğüt verir, "bıyıklarını keseceksin" der.
Niçe tabi şoka uğrar, "kimse bıyıklarımı kesmemi söyleyemez uleyyyn" diye Malkoçoğlu filmlerini aratmayan bir edayla kalkar, ve Zerdüşt'ü kapı dışarı eder.

Zerdüşt çıkarken eline bikaç taş alır ve biraz uzaklaşınca atmaya başlar. Niçe "Taş atma oç" diyerek kovalar. O sırada taşlardan biri de kafasına gelir, "Ananı bacını!!!" diye inler Niçe...

Niçe'nin kafasına taş geldikten
5 saniye sonra


Ee, şimdi Niçe hem aç kalmıştır, hem de ne yapacağını bilemez. Başlar yürümeye. O sırada babasının - ki babası çeşmenin yanındaki merkez kilisesinin papazıdır- kilisesinin önünde bulur kendisini. Kilisede pilavlı ayin vardır o gün, Niçe de "Yahni arıyordum nereye geldim amk" diyerek kendisini içerde bulur. Pilavı bi güzel yer, en son içinde bi kıl bulur ve ansızın bağırır."IYYK kıl var bunun içinde bee".

Bunu duyan cemaat koşa koşa dağılır, bazıları kiliseye falan kusar. Babası gelir ve oğluna "Ben sana bu bıyıklarla adam olamazsın demedim, yemek yiyemezsin dedim" der. Niçe de "bu terste bi işlik var ya anlamadım baba" diyerek ordan ayrılır.

Velhasıl, Niçe başına yediği taş darbesiyle büyük acılarla kıvranmaya başlamıştır. Bir gün sokakta yürürken yanından 3 tane kız geçer. Niçe hemen "Bu şu şekil giyinir, şu şu şekil giyinir ve şu, şekil giyinir" paradoksunu ortaya atar ve tam kızların birinin arkasından "Dur, şukunu vericem" diye koştururken aniden düşer ve başı koca bi kayaya çarpar. "Bitmediniz amk" diye inler, bu sefer sert kayaya çarpmıştır. Yıllar sonra Cüney Tarkın Niçe'nin kafasını yaran kayayı bulur ve "Dünyayı Kurtaran Adam" adlı filminde seyircilerin gözleri önünde kayayı ikiye ayırır. Lakin ki, öyle değildir.

Filmden Kayayı kırma sahnesi : tam 1:07
Niçe'yi hemen hastaneye yatırırlar, 11 yıl boyunca bitkisel hayat içinde geçirir, çünkü her ziyarete gelen odasına bir çiçek getirmiştir.


11 yılın sonunda Niçe gözlerini yumar, bir süre hiç açmaz. Etrafındakiler ne olduğuna bir türlü anlam veremezler. Günlerce başını beklerler, her an gözlerini açacak gibidir.
En sonunda Tanrı duruma el atar ve bir mektup gönderir. Mektup 3 gün sonra ellerine ulaşmıştır, Mektupta şu acıklı sözler bulunmaktadır:
TAZİYE: Niçe Öldü - Tanrı

Hemen ardından yakın arkadaşlarından birine bilinmeyen bir numaradan sms gelir. "qandırdm zhaa xdxd"

Herkes bir töbe estağfir çeker. Hep birlikte öğle ayinine mütakiben cenaze namazını kılarlar. Rahmetli babasının yanına yatırırlar. Tam o sırada Niçe bi anda gözlerini açar ve  "Biri üstüme toprak atsın " diye inler ve tekrar gözlerini yumar. Kalabalıktan "aa, harbi yaaa, vay amk nasıl düşünemedik, harbiden 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi" gibi fısıltılar dolaşır. Naaşın üerine toprak atarlar, ve herkes evlerinin yolunu tutar.

Bu hayatını düşünmeye, sorgulama adamış, bu yolda neredeyse çıldırmış diyebileceğimiz adam içinse yıllar sonra Halil S. Zai adlı bir sanatçı şarkı bestelemiştir:
"Sana bi söz yazdım bugün,

Solda liseli bir arkadaşı, ortada Zerdüşt ve
 sağda bıyığıyla birlikte Niçe
Yolladım rüzgarlarla,
aaaaa.aaaaa.aaa.aaaaaa.aaa.aaaaaaaaaaa"

Niçe 12 yaşında babasından bisiklet isterken

















Şaka bir yana, kendisini saygıyla anıyoruz, huzur içinde yatsın. Sonlara doğru hüzünlendim lan amk... :)

"Burada, kendisini tanımadığım, veya tanıdığım fakat okuduğunu bilmediğim birisi, kendi arzusu halinde yorum yapabilir. Yorum yapma hakkı yalnızca belirli kişilere ait değildir. Ki zaten, onlar, yorum yapmak mecburiyetindedirler. Kim ki,  eğer bu bloğu bizden başka okuyan birileri varsa, yorum yapabilir, yapmalıdır."

Böyle Buyurdu Zerdüşt -Taş 9/11

bozuk var mı?


ağır konuşma bozukluğu. yaşıyorum buna bozukluk atsana.

ve laf ağızdan çıkar.
ağzımı bozdurma.
laf ağızdan bir kere çıkar.
özür dilemeyeceğim.
taş yuvarlanacak, yosun küsecek.
dağın haberi olmayacak.
görüşmecimin yeşil soğanı kokacak.

ne münasebet.
evet efendim.
her şey bir red ile başlayacak.
seni diş fırçalamak kadar özleyeceğim.
ağız kokumun bedelini burnuna ödeteceğim.
bir olura ölürüm ben.
ağzımı bozmayacağım.

ben kendi cebimden ödedim
gülücüğümün bedelini.
kimse biçmesin kendine paha.
çark etti fark
görmezden mi gelmeliyim.
aynı dar
aynıdır yani
baktığınız açı.
kimse yalandan ölmez
çünkü en sahicisi ölüm.
külde bir ateşlik vardır en nihayetinde.
bir yanışla yani
yanmışlığa kavuşmuştur.
kül olmuştur.
kendini kul bilmiştir.
hal öyleyken böyle
bir kuple kablo olmaz mı
aramızda bu sahiciklikle.

en çok onaylanmayı seviyoruz
onaylanmanın sevildiğini bilerek
körler
körelmiş ağırlar
ağrılar
harf düşmesi
dudak büzüşmesi.
ya küserse dünya bana.
aman allah'ım burası nasıl tenha.
kendimle başbaşa kalırsam
hiç olduğumu anlarsam.
alkışlamalı beni dünya
kendi sesimi duyabilirim yoksa.

amuda kalk
armudun sapını göreceksin.

-oh baby baby it's a wild world-
do si la sol fa mi do

-yaşamaklı musa'nın yaşmaklı öküzü ho-

karma

bir haftadır bir işle uğraşıyorum. cinsel saldırı, tehdit, hakaret, taciz, şantaj, özel hayatının gizliliğini ihlal, kişi sükununu bozma ne ararsan var. kaç yıl oldu ben unuttum, birinin karşımda hıçkıra hıçkıra ağlayarak bir şeyler anlatmaya çalıştığını. dinleyeyim mi, teskin mi edeyim, daha fazla anlatmasına engel mi olayım bilemedim. siz içinizi ferah tutun, kendinizi de üzmeyin, ne gerekiyorsa yapacağım dedim. tehditlerin ardı arkası kesilmiyor, kadının başına yakınlarda bir iş geleceği de bariz. peşini bırakmayayım da bir an önce elle tutulur bir şeyler yapılsın diye aceleyle hazırladım dilekçeyi, koştura koştura gittim adliyeye. dilekçemi verdim, dosya yarın savcıda olur dediler. ertesi gün gittim, dosya genel soruşturma bürosuna tevzi edildi dediler. soruşturma bürosuna gittim, dosya geldi ama henüz savcı ataması yapılmadı dediler. ertesi gün bir daha gittim, savcısının kim olduğunu öğrendim. savcının yanına gidip iki dakikanızı alabilir miyim dedim, iki dakika bekleyebilir misiniz dedi. çıktım dışarıda kırk beş dakika bekledim. dayanamadım girdim tekrar içeri. "siz bekliyor muydunuz" gibi şahane bir soruyla karşılaştım. anlattım mevzuyu. "dosya bana henüz gelmedi, gelsin de bakarız" dedi. ertesi gün tekrar gittim. emniyet müdürlüğüne yazılan yazıyı elden götüreyim, biraz hızlansın işler dedim. eksik olmasınlar verdiler evrakları. gittim ilçe emniyet müdürlüğüne. kaydını yapın da karakola elden götüreyim yazıyı dedim polis memuruna. yazının havalesinin yapılması lazım, siz beklemeyin boş yere, biz göndeririz karakola dedi. bu havale dediğiniz işlem demek bu kadar uzun sürüyor öyle mi dedim, evet uzun sürüyor, hem siz niye acele ediyorsunuz ki bu evrak burada altı ay kalmaz merak etmeyin dedi. evrak değil mi dedim, o elinde tuttuğun sadece evrak. zaten bunu göndereceğim arkadaşın elinde binlercesi vardır, işin bir aciliyeti yok dedi. bıraktım evrakları, çıkıp gittim.

sonra nasıl robotlaştığımızı düşündüm. bir yeri aradığımızda duyduğumuz şeyin sadece bir ses, başımızda bekleyenin garson, yerleri süpürenin çöpçü, dişi çekilenin hasta, dişi çekenin hekim, arabayı sürenin şoför, işlem yapanın memur, elimizde tuttuğumuz şeyin nasıl sadece bir evrak haline geldiğini, her şeye nasıl alıştığımızı, her şeyin nasıl mekanikleştiğini, insan denen kanlı canlı varlığın üzerinin bir sıradanlıkla nasıl sarılıp naylondan bir şeye dönüştürüldüğünü de. bir kağıdın nasıl başının belada olduğunu anlatamadığına, nasıl hıçkıramadığına, nasıl derdini anlatamadığına bir kere daha şahit oldum. kağıdı ve kalemi onca sevmeme rağmen, aslında nasıl da nefret edilmesi gereken şeyler olduğunu fark ettim.

yarın bir gün haberlerde bir kadın cinayeti daha işlendi gibi bir haber duyarsanız, rica ederim kendinizi üzmeyin.
olan sadece kağıtlara oluyor, onlar insan değil.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

#hergünbirfilm


20 Haziran 2012 itibarı ile twitter'da, tabii ki, niye daha önce düşünemedim diyerek her gün bir film önermeye başladım. #hergünbirfilm etiketi altında, bir parça kıyıda köşede kalmış, nispeten az bilinen, iyi filmler önermeye özen gösteriyorum. Farklı dönemlerden, ekollerden ve türlerden filmler olsun istiyorum. Bu filmlerin görülmesi yolunu açarak, sinema sevgisine ve kültürüne katkı yapabilmeyi hayal ediyorum. O katkı ki, deve kulağında bir tel tüy kadar olsa razıyım.
Bilmiyorum ne kadar sürdürebileceğim. Bir zaman sonra bana gerek bile kalmayacak belki… Siz en güzel, en özel filmleri önerecek, paylaşacaksınız; yürüyecek etiket umarım…
Büyülü seyirler!
(Ekim 2012 editi: Beni çok seven biri üşenmemiş, 20 Haziran’dan bu yana twitter‘da attığım tüm #hergunbirfilm tweet’lerini derleyip metne dönüştürmüş! Önerileri hatırlamak isteyenler için pratik bir kaynak ortaya çıkmış. İşte 100 ayrı film önerisi: #hergünbirfilm notları!)

(Nisan 2013 editi: Söz verdiğim gibi 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali sonrasında yeniden #hergünbirfilm önermeye başladım. Bir yüz film daha önermeyi umuyorum. Hayatınıza birkaç tatlı film daha katmayı…)